Karakter boyutu :
Metni küçült
Metni büyüt
Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı
15 Mayıs 2019 Çarşamba 16:56:00 / Yurttan Haberler
SuperHaber röportaj editörü Hülya Okur, doktor, yazar, şair Senai Demirci ile manevi hayatın sosyal ve siyasal yaşamla kesiştiği noktaları, tarihten gelen tartışmaları, güncel gelişmeleri konuştu. Demirci İslam`a bakışı, hayatı anlayışı, siyaset alanından beklentileri, güncel gelişmelerin sosyal yaşamdaki etkilerine ilişkin çok önemli değerlendirmelerde bulundu. Bunlardan biri de Ayasofya ile ilgiliydi... Demirci, "Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı" diyerek yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.
B. Ali KAVALCI FİTRE VERMEK
Okunma : 4
Yorum : 555
17:01 TÜSİAD Toplantısına Damga Vuran 31 Mart Sözleri16:56 Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı09:56 Yeni Ürünlerle İstikrarlı Büyümeye Devam Edeceğiz00:49CHP`nin Uyuşturucuyla Mücadele Önerisi, AK Parti`nin Oylarıyla Reddedildi00:40İYİ Parti’den 1915 açıklaması00:36TBMM’den Yavaş’a ambargo00:42`Ben Hz. İsayım` Deyip Öğrencileri Ağlatan Öğretmene Soruşturma Başlatıldı00:39Abdullah Gül, Kılıçdaroğlu`na Yapılan Saldırıya Tepki Gösterdi: Umarım Artık Fark Edilir!00:34Kılıçdaroğlu’na saldırıda kan donduran ifadeler: Yakın bu evi11:18Uçan saraydan sorda şimdi de yüzen saray Kaynak Yeniçağ: Uçan saraydan sorda şimdi de yüzen saray 11:15Mansur Yavaş`tan `belediye şirketleri` hamlesi Kaynak Yeniçağ: Mansur Yavaş`tan `belediye şirketleri` hamlesi 11:11`Tarımda ithalat`ta liste kabarıyor: Arpa, soya, ayçiçeği. Kaynak Yeniçağ: `Tarımda ithalat`ta liste kabarıyor: Arpa, soya, ayçiçeği... 10:54iYi Partili başkana höşmerim faturası17:53 Anadolu Mektebi’nden Başkan Aytekin’e Ziyaret



 

SuperHaber`e konuşan doktor, şair ve yazar Senai Demirci İslam, Müslümanlık, Din ve inanç konularında çok önemli ve tartışma yaratacak açıklamalarda bulundu.  "Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı!" diyerek yeni bir tartışma kapısı aralayan Demirci, "Din adına çok fazla bilgi üretiliyor, magazin yaratılıyor. Dinin bilgisinden insanlar yoruldu." sözleri ile din konusunda yapılan hatalara dikkat çekti.

"Ben eşcinselliği ahlaksızlık olarak görüyorum. Ama bu toplumda hayat hakkı vardır" diyerek hem eleştiren hem de onların yaşam hakkına saygı duyan Demirci  "Kosovalılar; Sigarasız kahve, imansız Türk gibidir, diyorlar. Yani Türk olmak iman etmek demektir." sözleri ile Türklük algısına farklı bir bakış getirdi. Türk bayrağı söylemine de karşı çıkan Demirci "Türk değil, İslam bayrağı. Türk bayrağında hilal; la ilahe illallah, yıldızı da; Muhammeden Resulullah’a denk gelir." dedi.

Müslüman ve sufi arasındaki ayrımın öne çıkartılmaya çalışıldığını ifade eden Demirci, tehlikeye işe şu sözlerle dikkat çekti: ABD`ye göre terörist ise Müslümandır, bilge ve şairse Sufidir.

İstanbul seçimleri ile ilgili olarak, "Kanaatim şike olduğu yönünde" diyen ve Sandık görevlisi olmak için başvurduğunu belirten Demirci`nin bir diğer eleştirisi ise 15 Temmuz`a ilişkin

"Eyüp Sultan’daki liselere 2 dönem ders verdim, 15 Temmuz’dan o kadar bıktırılmışlar ki, gına gelmiş." sözleri oldu.

İşte Hülya Okur`un Senai Demirci ile gerçekleştirdiği röportajın detayları...

“ANNEMİN GİDİŞİ BENİ YETİMLİĞE DUYARLI HALE GETİRDİ”

Balat’ta geçen çocukluğunuzu yeniden yeniden yaşamak için kendinize heyecanlar yaratıyorsunuz.  Annesiz bir çocuk olarak daha mı hızlı büyüdünüz, toplumun bağrında büyümenizin farkı neydi?

Her insan farklıdır. Yaralarımız, acılarımız yegane canlılar haline getiriyor. Karşılaşmalarımız da bu yüzden sürpriz oluyor, insanın tekrarı yok.  Hem güzel hem de ürkütücü olan tarafımız. Bizde her insandan her an her şey beklenebilir. Annesizliğime gelince annem hayatta ama annemden ayrı büyüdüm. Annemi bir sabah gelip aldılar, ben 5-6 yaşındaydım. Giderken 24 yaşlarında genç bir kız olarak gitti. Gidiş o gidiş. Onun getirdiği acı var, bir hatıra, bilinçaltı yazısı. Beni yetimliğe karşı daha duyarlı hale getirdi. Belki öbür türlü şımarmış olacaktım. Merhamet gözenekleri açık bir kişi olarak büyüdüm.

“GÜNAHKÂR, GÜNAHINDAN KÂR ÇIKARTANA DENİR”

Annenizle ilgili boşluğun en büyük tamamlayıcısı belki de babanızdı. Babanızın 1.1.1985’de çocukları için yazdığı, güzel bir hatıra notu elinize geçiyor. “Rabbim çocuklarımı, gelecek nesli ve tüm inananları sıratı müstakimden ayırma” yazılı bir not. Sıratı Müstakimden sizi ayırmak isteyen unsurlar oldu mu, bu yolda en büyük yoldaşınız ve en büyük düşmanınız ne oldu?

Sırat-ı Müstakimden ayıranlar olmasa sınav olmaz dünyada. Nefsimiz, nefse bağlı şeytan bizi sıratı müstakimden ayırmak ister. Allah hiç bir insana hatasızlık, günahsızlık, ayıpsızlık kariyeri sunmuyor. Günahımızı günah bilmek bizim kariyerimiz. Sıratı Müstakime düşmeler de dahil. Bir insan günahından istiğfar, Rabbine yöneliş çıkarırsa buradan kar ile çıkar. Onun için günahkâr, günahından kâr çıkartana denir. Yani müminler günahkârdır. İnsanın hata edebilen bir varlık olduğunun haberini baştan veriyor çünkü melek değiliz, iradesi ve şehveti olan bir canlıyız, iradesi ve şehveti olan mutlaka yanılır, fesat çıkarır, kan döker. Fesat çıkartsak da, fesattan dönebilir olacağız. Kan döksek de pişmanlık duyan olacağız ya da kan dökenlere inat onaran, can veren olacağız. Sıratı Müstakim, insanın düşe kalka yürüdüğü, sapmaların da olduğu bir yol gibi geliyor bana. Atilla İlhan ‘Ayrılık Sevdaya Dahil’ der, burada da yanılmalar doğru olmaya dahildir.

“TIPI BİTİRİNCE VAROLUŞSAL SORUN YAŞADIM”

Gerçi ‘yarım doktor çeyrek hoca’ diye tanınıyorsunuz ama… ‘Şöyle Garip Bencileyin’ kitabında “Güzellik, hayran olabilen bir ruh neredeyse oradadır. Başka yerde ararsanız nafile. İşte çok merak ediyorsanız asıl mesleğim bu” diyorsunuz. Tıp okuyup, ruhani dünyanın tedavisine girişmek de bu asıl mesleğin bir parçası mı, tam olarak size verilen görev ne?

Geriye doğru baktığımda evet ben tıp eğitimi aldım, 9 yıl emek verdim. Çok şükür pişman değilim. Fakat tıpı bitirince varoluşsal sorun yaşadım. Baktım ki, hiçbir uzmanlık alanı bana göre değil. Üstüne emek vermeye değer görmedim. Hekimlik nasılsa alt yapımız diye, yazarlığın öncelikli olduğu bir hayat tercih ettik. Bu belki daha az para kazanan yaptı ama değdiği kanaatindeyim. Üniversite yıllarında da yazıyordum. Yazmanın çok daha etkili ve bana ait olduğunu fark ettim. Beni ilahiyatçı zannediyorlar. Din, ilahiyatçıların tekelinde değil. Aslında İslam`da profesyonel din anlatıcısı da yok. Görevli imam da yoktur. İslam sivil bir duruştur. Peygamberimizin davasını yürüten insanlar bir mesleği olan insanlardı; tüccar, esnaf vs.

“KUR`AN, İNSANI İNSANA ANLATIR”

Peygamberimizin hayatını hep tarihçiler anlatıyor, onlar da savaşlar üzerinden anlatıyor diyorsunuz.

O başka bir şey. İslam’ı coğrafyalara tanıtan profesyonel din anlatıcıları hiç olmadı. Anadolu’da çiftçi olarak yaşarken diğerlerini etkiledi. İnsanlar İslamiyeti bu insanların hayatları üzerinden öğrendi. Hıristiyanlıkta olduğu gibi profesyonel din anlatıcısı yoktu. Belagat alimleri ve filozoflar vardı. İslam, insanın varoluşu üzerinden anlatılmıyor. Bir veli var bizde, namaz ve oruç farz denilerek başlanıyor. Oysa Rabbimiz insanı ibadetlere, sorumluluklara hazırlarken, insan olduğu düzeyden başlayarak anlatıyor. Yani Kur`an, insanı insana anlatır. Kur`an’ın insanı insana anlatma hacmi %70’idir. Allah’ın tesettürü, namazı emretmeden önce, içkiyi haram kılmadan önce bu emri anlayacak ve gönüllü yapacak bir alt yapı hazırlıyor, bizi ikna ediyor. Allah, Allah iken neden 15 yıl içki içmeyin diye beklesin? Demek ki bir bildiği var. Bugünse biz kendimizi baştan Müslüman kabul ediyoruz. Bizi namaza hazırlıyor Allah. Zarf en son gelir, mazruf dediğimiz asıl içeriği yıllar süren bir eğitimle koyuyor. Ben bunun nöbetini tutmaya çalışıyorum. İslam’ın şartı insan olmaktır, insan olamazsınız Müslüman da olamazsınız, diyorsunuz. Tabii ki. İslam, insana teklif ediliyor.

 “HER ŞEY DİNİDİR”

Bilim adamları Allah’a inanmanın biraz uzağında kalıyorlar. Onun için inançlı bir doktor olarak kalsaymışsınız da bir başka ihtiyacı karşılarmışsınız sanki?

Ben bilimden yanayım. Allah bize kitap olarak Kur`an’ı indirmiyor. Tıpı, anatomiyi okuduğumuzda insanın muhteşem kitap olduğunu fark ediyoruz. Kur`an kitabı da, kainat kitabı da aynı kefedeler. İbrahim Hakkı Hazretlerini din adamı varsayıyoruz, Tillo’ya gidin, uzay gözlem cihazlarını görürsünüz, yıldızları takip etmek, göğün hareketlerini izlemek müminin vazifesi. Ben din adamıyım, dini işlere bakarım diye bir şey yok. Ya her şey dinidir, ya hiç bir şey dini değildir. Bunu netleştirmek lazım. Bir var eden var bir de var edilen var. Yaradılan her şey, Yaratıcıyı anlatmak adınadır. O halde her şey dinidir. Erik çiçeklerinin açılışı, yıldızların sıralanışı dini bir eylemdir. Çünkü hepsi Allah’a dairdir. Bu ayrım yok aslında. Bir şey eğitimse o dinidir. Yine de yarattıkları üzerinden Allah’ı perdeleyenler olacaktır.

“İNSANLAR DİN BİLGİSİNDEN YORULDU”

Benim gençliğimde bilgisizlik vardı. Şimdi sahte bilgi; kof gürültü, çiğ görüntü var. Gerçeği, sahtesiyle kuşatmışlar; bu daha zor bir durum… Bugünkü gerçeği ile sahtesi arasına sıkışıp kalan neslin kurtuluşları mümkün mü?

Mümkün tabii. Eskiden yanlış bilgilendirme vardı. Ama şimdi din adına çok fazla bilgi üretiliyor, magazin yaratılıyor. Dinin bilgisinden insanlar yoruldu. Hele de Ramazan ayında. Ne kadar magazin ağırlıklı, reyting maksatlı, show business (eğlence sektörü) tezgahında sürekli ekranda tutunmak için tuhaf, garip acayip sorular ve gündemler üretiliyor. 14 yaşındaki genç kızımız eğer hakikati arıyorsa, başını kaldırdığında; ateşli, birbirini kıran insanlar, kaba polemikler, köpüklü menkıbeler, hurafeler duyacak. Bu 14 yaşındaki kız hakikate ulaştım derken, hakikati kaybediyor çünkü din adına gördüğü ve duyduğu şeyler bulanık ve kirli şeyler. O bulanıklığı aşıp, sade dile ulaşması neredeyse imkansız hale geldi. Bu magazinleşme başka bir alanda, din sade dupduru dursa erişebilir olacak. Din adına çok fazla gürültü çıkarılıyor. Bunların hepsi güya din adına sahte, kof, çiğ şeyler. Hakikatle gençlerin temasını engelliyor. 14 yaşında asıl dini nerede öğreneceksiniz, camiye girseniz caminin kendisinin suratı asık, hutbe dinleseniz çok resmi, televizyona baksanız tuhaflık, internete baksa yine bir şey yok. Haliyle,  “Din buysa ben yokum” diyor.  Aslında deizm dedikleri bir kaçışın adı. Deist çocukları dinledim. Gördüklerini din zannediyorlar. Cennetlik olmak için Peygamberin idrarının içmen gerektiğini anlatan videolar var YouTube’da. Ya da Peygamberi sevdiğinizi göstermek için Veysel Karani üzerinden bütün dişleri taş ile kırmak gerektiğini anlatan kimseler var. Bu şekilde din nasıl anlatılabilir? Bunlar yanlış, çirkin, hurafe oldukları için reyting yapıyor. Gençler daha duru bir şey arıyor, "Allah’a inanırım ben" diyor ama "Aracı kurumları reddederim" diyor. Aracı kurum dediği, ona sürekli tuhaf bilgi, magazin üretenler.

“DEİZMİ KALIPLARI KIRARAK ÇÖZDÜM”

Peki bu kuşatılmışlıktan nasıl kurtulacağız? ‘Anlamaya çalışan değil yargılamaya hevesli Diyanet İşleri, sadece deist teorisyenleri haklı çıkarır’, şeklinde bir eleştiride de bulundunuz. Bu durum nasıl düzelir? Diyanet Deizm toplantısı yaptı ama toplantıya Deizm tarifi ile başladı. Deizmin tarifi ile başladığımızda ilk düğmeyi yanlış ilikliyoruz. Bundan sonrası zaten doğru iliklenmez. Deizmin tarifini boş verin. "Ben Deistim" diyen bir delikanlıyı, genç kızı dinleyin ne demek istiyor. Ona "Ben Deistim" dedirten kaçış ne? Bir terapist olarak şunu yapıyorum, bana bir danışanım depresyondayım, panik atağım diye geldiğinde ben ciddiye almam. Çünkü bir kalıp üzerinden kendini mahkum ediyor. Deist olduğunu söyleyen, isterseniz benimle görüşmeyebilirsiniz diye bundan utanan delikanlılar var. Deist olmakla neyi kastediyorsun diye soruyorum, o zaman çözülüyor. Kalıbı kırıyoruz, daha sade kendini anlatan birini buluyoruz. Deizmi ben öyle çözdüm. Deizm yok aslında. Deizm; karmaşık, kirli, kof görüntülerden kaçışın adı haline gelmiş. Deist ne demek diye sorduğumda, ben sade dini anlamaya geliyor.

“DEPRESYON VE İMANI TERS ORANTILI GÖRMEK YANLIŞ BİR HESAP”

Amerika’da doğan akademisyen Muhyiddin Şekur’un arayışına da “Su Üstüne Yazı Yazmak” kitabınızda yer verdiniz.  Aslında eski bir plakçaların iğnesini ararken kaybettiği inancını bulan birinin hikayesi. Kaybettiği imanını arayan bir insanı depresyon halinden nasıl ayırırız?

İman olduğunda da hüznümüz var, çünkü burası dar, burada umduğumuzu bulamıyoruz. Bu bir hüzündür ve hüzünde hastalık değildir. Batı, hüznü ve müminane hasleti (Mümine yakışır özellik) patoloji olarak tanımlamaya çalışıyor. İmanı olanın depresyonu olmaz diye bir şey oldu. İman sürekli gelişen bir şey, olup bitmiş bir olay değil, olmakta olan bir olaydır. Biz her gün yeni imkanlar vesilesiyle yeniden iman ediyoruz. Bisiklet pedalı çevirmek gibi sürekli bir eylem onun için bu  imanda dalgalanmalar olacak, zaman zaman havf (korku) ağır basacak,  zaman zaman ümit ağır basacak. Bu yüzden depresyon ve imanı ters orantılı görmek doğru bir hesap değil.

“DİN KELİMESİNE YOĞUNLAŞIYORUM”

Siz çağın sorunlarını markaj altına aldığınızda onun için çözümler de sunuyorsunuz. Örneğin “Öldüğüm Gün” eserinizde, insanların ölüme bakış açısını olgunlaştırmayı hedeflediniz. Peki şu an hangi kavram üzerinde yoğunlaşıyorsunuz?“Din” kelimesi üzerinde yoğunlaşıyorum. İnsanların dini çok duru biçimde anlamalarını istiyorum.

“AYASOFYA’YI MÜSLÜMANLAR YAPTI”

Din derken sadece İslamı mı yoksa bütün dinleri mi içine alan bir kavram olacak? Din dediğimizde İslam’dan bahsediyoruz. Kültürel dinlerden bahsetmiyoruz. İslam, Hz. Adem’den başlıyor. İlk din. İsa Aleyhisselamın getirdiği din, İslam’dır. Musa Aleyhisselam da Yahudi değil. İsa Aleyhisselama tabi olanlar Müslüman’dır. Ayasofya’yı yapan Hıristiyanlar değil, Müslümanlardır. Çünkü İsa Aleyhisselama tabi olanların yaptığı mabet, Müslümanların yaptığı mabettir. O günün kilisesi bugünün camisi ile eşittir. Çünkü son dinin son mensupları bir mabet inşa ediyor. Din kelimesini kültürel bağlamdan uzakta tarif edelim, din: borç demektir. Bir insanın dini kendisinin kendisine borç verildiğini gördüğünde başlar. Aklı başında bir insanın kendisine sorması gereken ilk soru: Ben nasıl oldu da var oldum? Kendim temin etmediğime göre bu bende emanettir. Din yani borç duygusu böyle başlar. Çok sade bir şey bu. İnsan olmak yetiyor.

 “MEKTEBİM RİSALE-İ NUR’DUR”

Peki, ondan sonraki takip nasıl devam ediyor? Kuzeniniz Emrah Demirci’yi “An gelir atamazsın 272. tweetini değil mi, bak seni takip ediyorum, arkandan geliyorum” diyerek yad etmiştiniz. Sizin takip ettiğiniz bir tasavvuf, tarikat var mı, sizi takip edenlerin aradığı şey ne?

 

Emrah genç yaşta rahmetli oldu, akciğer nakli yapılmıştı, sosyal medyada hep sayılara bakıyorum, mezar taşı gibi olan tanıdıklarım var. Ben herhangi bir tarikatın üyesi değilim, şeyhim yok, benden de bir mürit olmaz. Mektebim Risale-i Nur mektebidir. Said Nursi, şifai sözel geleneğini yazılı irşat geleneğine dönüştürmüş ve doğrudan bizi Kur’an’a ve kainat kitabına muhatap edecek kayıt tutmuştur. Alıştığımız dini bir eser yazmamış aksine varlığını kucaklayan bir yerden başlayarak yazıyor yazdıklarını. İnsanlar çok karmaşık olmayan bir dil arıyorlar. En önemlisi de kendi iç acılarını gözeten, onları varoluşsal düzlemde kucaklayan bir üslup arıyorlar, bunu tasarlıyor değilim, başka türlü yazmam mümkün değil zaten. Bir insanın gıybet ediyor olmasının ona ontolojik maliyeti yani onuruna, haysiyetine maliyeti nedir? Hülya Hanım benim gıybetimi yaptığında bu sohbete yansıması ne oluru düşünmeye çalışıyorum, bu Kur’an’ın üslubudur. Allah kardeşinizin ölü eti demiş çünkü gıyabında konuştuğumuz kişi burada değilse ölüdür, buranın ölüsüdür. Bunu anlarsak gıybeti harammış diye zoraki uzak durmak yerine, bunu kendi izzetimiz için bir sorumluluk olarak yaşamaya başlarız. Kendine yakıştıramadığımız şey, artık sorumluluğumuz olur, yasağın değil haramın olur.

 “ÂDEM’İ HZ.ADEM YAPAN HATASINI BİLMESİ”

Hocam siz böyle söyleyince günaha meyilli insanlara bir bahane sunulmuş gibi oluyor. Allah mükemmeldir, her işini mükemmel yapar, ama mükemmeliyetçi değildir. Yani bizden kusursuzluk, mükemmellilik beklemez, şeklinde bir sözünüz var. Bu söz günahlardan sakınmada arıza çıkartmaz mı? Yani Allah’ın mağfiretine güvenerek işlenen günahın af garantisi var mı?

Tabii ki garantisi yok. Ama günahtan sakınamayacağımızın da garantisi var. Bir insan ne kadar hatasız olabilir, ayıpsız kalabilir, bu mümkün değil. Eğer alemlerin Rabb`inin sürekli itaat eden bir kul muradı olsaydı bizi melek kadrosunda yaratırdı. Melek kadrosu var zaten. Rabbimizin itaat açlığı yok. İsyan edebilecekken isyan etmemeyi tercih ediyor insan, günah işleyebilecekken işlememeyi tercih ediyor ama “tercih ediyor” Bile isteye, diğerleri ister istemez. Güneş ister istemez itaat eder. Ama insandan, fesat çıkarabilecekken uyum içinde olmayı bekliyor. Bu kainatta çok önemli bir zaferdir. Neden aynı hatanın içindeyken Adem, Hz. Adem oldu, iblis şeytanlaştı. Rabbimiz bize oradan ders veriyor. Adem’i Hz. Adem yapan şey hatasızlığı değil, hatasını hata bilmesi. İblisi şeytanlaştıransa hatasını hata kabul etmemesi. Meleklerin kariyeri hiç hata etmemek, şeytanın kariyeri hep hata etmek, bize hangi kariyer düşüyor? Hiç hata etmeyen istiğfar edemez. İnsan hatasını bilip özürünü dileyebilir. Öbür türlü dini obsesyon dini yaparız. Şöyle olunca kafir oluyorsun, böyle olursan münafıksın… Bu obsesyon dilidir. Hata edebilir durumdayız ama hata ettikten sonraki dönüşüme hazırlanmak bunun da anahtar çekirdeği ümittir. Bir insan ümitli değilse günahın altında kalır, tıpkı suda boğulmak gibi.  Suda boğulma sebebimiz, suyun üstüne çıkacağımıza inanmamamızdır. İblis hatasının altında ezilmiştir aslında, önce ümitsizliğe düşmüş sonra küstahlık yapmıştır. Ama Adem, günahından istiğfarla kâr çıkartmıştır. “Gafuru Rahimsin Ey Allah’ım” diyerek; Gafur (Bağışlayan) ve Rahim (Merhamet) sıfatıyla tanışma sıfatını yakalamıştır. Biz nerede hata etmiyoruz ki?

“ZORLA KAPATTIRMAK DA, ZORLA AÇTIRMAK DA GAYRİ İSLAMİ”

Tercih noktasında siyasetin nerede durduğunu sormak istiyorum. Çünkü “Peygamber efendimiz, iktidar, kuvvet ve zorbalıkla kendi fikrini benimsetmeye kalkmamıştır. O, sözün doğrusunun her zaman galip geleceğine inanmıştır,” dediniz. Bugünkü siyaset kültürüne bunun yansıması nasıl?

Siyaset bir erktir, bir güçtür, otoritedir. Ama din otorite ve güçle asla yan yana olamaz. Din adına otoriter olabilir ama bu dini dayatmaya dönüşemez. Gücün sözü geçicidir ama sözün gücü kalıcıdır. Hak kuvvette değil, kuvvet haktadır. Haklı da olsa haklılığının sebebi kuvvet değildir, hak kuvvetidir. Din batıda böyle deforme oldu, kilise otoriteye dönüştü. İnsanlara dayatmalarda bulundular, kilise iktidar oldu çünkü arkasına kutsallık alan bir otorite oldu. Batı bundan kurtulmak için laikliği icat etti. Laiklik, dinin otoritesine karşı insanları korumak için çıktı. İslam`da böyle bir şey yok. Bir Müslümanın kendisi gibi olmayana baskı yapmamak için laikliğe ihtiyacı yok. Otorite ve din asla yan yana olamaz. Said Nursi: Bizim elimizde nur vardır, nur herkese lazımdır der, bir elimizde nur, bir elimizde topuz olursa, nur gösterip topuz vuracak deriz. Müslümanların iktidarı olabilir, olmalı da ama Müslümanların iktidarında hiç bir zaman İslamı dayatmak yoktur. Hakikat dayatılırsa ona hakaret edilir. Hayatımın kırılma noktalarından biridir, iletişim fakültesinde okurken bir arkadaşımız İranlı Müjgan diye bir hanım kız vardı, ona "Türkiye, İran’a benzer mi?" diye sormuştu, kız çok akıllı bir cevap vermiş: "Türkiye, İran’a benzedi zaten çünkü orada zorla kapattırıyorlar, burada zorla açtırıyorlar."... Zorla kapattırmak da, zorla açtırmak da aynı şey, ikisi de gayri İslami, ikisi de gayri insani. Hele de zorla kapattırırsan daha dehşetli bir şeyle karşı karşıya kalırız.

 “İSLAMIN DEVLETİ OLMAZ”

İslam ile yönetilmek diye bir şey hiç mi mümkün değil? Şeriatla yönetilip de bu kaidelere uyan bir ülke örneği var mı? Müslümanların devleti olur, İslam’ın devleti olmaz. Müslümanlar kendi aralarında mutabakat yaparlar. Yola çıktık, namaz vakti, şeriatla yönetilirken zorla namaz mı kıldıracağız? Bu şeriat değil. Şeriat der ki; 10 kişi yola çıktıysanız, 10 kişinin benimsediği şartlar içinde yatak düzlemde bir mutabakat oluşturursunuz. Şeriat ya da İslam ile yönetilmek, İslam’ın şartlarını herkese uygulamak demek değildir, o zaman zorbalık olur. Namaz için zorlayamayız ama eğer Müslüman devlet, namazın gönlünde yer edecek şekilde anlatılmasına izin verecek bir özgürlük vaad eder. O zaman günahın hepsini yasaklayıp, cehennemi de iptal edelim o zaman.

“ÖZGÜRLÜK, KALBİN FETHİ İLE BAŞLAR”

O özgürlük alanı da çok tartışmalı. Siz, “Namaz Bir Özgürlük Manifestosudur”, “Kıl beni ey namaz” dediniz ama maalesef namaza sadakatte sorunlarımız var. “Hz. Muhammed, İmam Rabbani yeterince anlatılsaydı, bu neslin çocukları Marx’ın, Lenin’in peşine takılmayacaklardı” diyordu Timurtaş Hoca. Özgürlük sınırlarını nasıl belirlemek lazım?

İnsana hakikatin teklif edilmesini sağlamak gerekir. İnsana hakikat dayatılmaz, bu insana da, hakikate de hakarettir. Özgürlük, seçeneklerden biri olan hakikati ortaya koyar. Özgürlük, kalbin fethi ile başlar. Dayatmaya dönüştüğü zaman hakikat de kirleniyor. Mekke’de, Ümre’de namaz kılmaya gidecekken birisi “Yallah yallah” diyor, zoruma gidiyor. Çünkü zorbalık bütün güzelliği katleder. Hürriyet, hakikatinde bir seçenek bulunabildiği ortamdır. Bizde fetihler işgal değildir, açılıştır. Anadolu’nun fethi, İslam’ı bir seçenek olarak takdim etme özgürlüğüdür. Allah Resulü, kimsenin makamına düşman değil, İran’a, Bizans’a mektup yazıyor, müsaade edin İslam orada da duyulsun, diyor. Siz tahttan kalkın biz oturalım demiyor. Ama İslam orada bir seçenek olarak yoksa, zinciri kırıyor. Fetih özgürlüktür aslında, hürriyet sağlamaktır.

“EŞCİNSELLİĞİ AHLAKSIZLIK GÖRÜYORUM”

Yani kürtaj, eşcinsellik özgürlüktür diyen insanlar içinde ince bir ayar var mı? Bu daha başka bir şey. Bir insanın hayat hakkı vardır ama ahlaksızlığı başka bir şeydir. Ben eşcinselliği ahlaksızlık olarak görüyorum. Ama ahlaksız biçimde eşcinsellik yapan bir insanın bu toplumda hayat hakkı vardır. Kaldı ki eşcinselliği de yanlış anlıyorlar her eşcinsel nuti dediğimiz o günah kavramı içinde değil. 7 tür eşcinsel var, bir tanesi de kimliğinden rahatsız. Hepsini aynı kefede ele alamazsınız. Velev ki ahlaksızlık için yapıyor, bu da ayrı bir tartışma konusu.

“TÜRK OLMAK, İMAN ETMEK DEMEKTİR”

“Irkçılık şeytan mesleğidir. Biz secde ederek, şeytana muhalefet ediyoruz. Fatiha din, mezhep ve ırk üzerinden ırkçılığa izin vermiyor” demiştiniz. Türkler diğer kavimlerin kendisi veya İslam üzerinde dönen oyunlarını bozmak için milliyetçi veya manevi değerlere sarılmak durumunda kalabiliyor. "Türküm" diyememe noktasında da tehlikeli sınırlar mevcut. Oradaki ince ayar ne?

Cevap ortada. Ben Türküm. Bunu kimse ayıplayamaz. Türk olmanın onuru için Türkçülüğe karşı çıkıyoruz. Çünkü Türk ırkı üzerinden biz ateşteniz, diğerleri topraktan, üstünüz demeye denk geliyor. İblisin tarafına geçiyoruz. Türkçülük daha çok Türk olmak değildir. Ama Kürtçü olmak, Türkçü olmak aynı şey. Ben Türküm diyememekte insanların sorunu. Etnik kimliği Allah Resulü inkar etmiyor, Arap diyor, Acem diyor. Bu kadar çok Türküm vurgusu yapılıyor ki, Türk kelimesi Osmanlı’da etnik bir kimliğin adı değildir, kültürel bir kimliktir. Saraybosna’da Sırplar, Hırvatlar aynı ırktan oldukları halde Boşnaklara ‘Siz Türk oldunuz’ diyorlar. Kosovalılar: Sigarasız kahve, imansız Türk gibidir, diyorlar. Yani Türk olmak iman etmek demektir. Sonra Cumhuriyet döneminde Türklük daraltıldı ve etnik kimliğe indirgendi. Kürtler de kendini bu kimliğin içinde buluyor. Sorun, cumhuriyet döneminde Türk kimliğini etnik kimliğe daralttığımızda başladı, bildiğiniz nasyonalist olduk.

 “OSMANLIYI SİYASİ OLARAK YIKTILAR AMA KÜLTÜREL OLARAK VAR”

Müminin sesi ne zaman çıkar, çıkmalı, evet bu konuda Gazze’de bebekler öldürüldüğünde, Irak’ta, Bağdat’ta, Bosna’da insanlar soykırıma uğradığında, Suriye’de çoluk çocuk aç kaldığında gibi örnekler veriyorsunuz ama sesi çıkmayanlara mesela Suriyeli mültecilere muhalif grup için nasıl bir tavır izlenmeli, sesimizi çıkartmamızın kıstası nedir? Yani haksızlığın aslında kime, nasıl yapıldığından ne şekilde emin olabiliriz?  

Haksızlık kime yapılırsa yapılsın o haksızlığın karşısındayız, mağdur olanın da yanındayız. Suriyelilerin içinde bir takım zararlı unsurların bulunması emniyeti ilgilendiriyor. Ben genel kuraldan bahsediyorum. Osmanlı; multi kültürdür, çoklu kültür, çoklu din ile var olabilen, herkesin kendi rengini ortaya koyabildiği bir barış adasıdır. Bu barış adasını Anadolu’ya daralttılar. Misak-ı Milli gibi adeta hakaret olan sınırlarla Osmanlıyı siyasi olarak yıktılar ama Osmanlı kültürel olarak var. George Bush Bağdat’ı bombaladığında biz üstüne yatabilirdik, Netenyahu’lar Gazze’yi bombaladığında, Bosna Hersek yurt dışı diyebilirdik. Tersi de geçerli. Biz burada seçim kazanıyoruz, Üsküp’teki adam bayram ediyor. Batı, binlerce yıla dayanan bu kültürel beraberliğin yok olamayacağını biliyordu. O yüzden Türkiye’yi yalnızlaştırmak için meşhur devrimleri yaptılar ama başarılı olamadılar. Biz bütün insanlığın derdindeyiz. Kültürel olan var olan gönül coğrafyasının hala yerinde durduğunun göstergesi. Ben buradan Saraybosna’ya kadar yürüsem, hiç kimse sen  kimsin diye sormayacak ve her yerde de ezan sesi eksik olmayacak. Oradan geçen sınırı takan yok.

 “OĞLUMUN, SÜLEYMANİYE KÜTÜPHANESİNDE KENDİ KÜLTÜRÜNÜN KİTABININ OKUYAMAMASININ BİR ANLAMI VAR”

Peki yakın zamanda vefat eden Kadir Mısıroğlu’nun mücadelesi neydi, Osmanlı’yı batıya değil içimizdeki Osmanlı düşmanlarına kadar savunur gibiydi. Bize ne yapıldığı aşikar. Bunun üzerinde fazla konuşmaya gerek yok. Benim oğlum Süleymaniye gibi dünyanın en zengin kütüphanesinde kendi kültürünün kitabını okuyamıyorken, İngiltere’de 1500’lü kitapları İngiliz lise öğrencisinin okuyabiliyor olmasının bir anlamı var.

 “TÜRK BAYRAĞININ ORJİNAL ADI İSLAM BAYRAĞIDIR”

2013 yılıydı, İngiliz The Times gazetesinde yayınlanan bir ilana karşı yayınlanan bildiride imzanız vardı. Batı ile mücadeleniz hangi düzlemde ilerliyor? Elinizden duadan başka ne geliyor?

İslam dünyası diye bir kavramdan bahsediyoruz, aslında İslam dünyası yok. Sadece Müslümanların yaşadığı bir coğrafya var. İslam dünyası diyebilmemiz için bu coğrafyadaki güçlerin, kendi milletinin iradesini temsil etmesi lazım. Mesela Suudi Arabistan İslam dünyası ama kral Amerika ne derse onu yapıyor. Sadece Müslümanların yaşadığı bir toprak parçası. Sadece Türkiye’de milletin arzusu iktidara, devlete yansıyor. Bunu da  yılda bir darbelerle engellemeye kalktılar. Ama başka hiç bir yerde devlet kendisini millet iradesi olarak ortaya koyamıyor. Dolayısıyla bir İslam dünyası yok, oluşmasından korkuyorlar. Ben kendi duruşumuzu onarmaya çalışıyorum. Etnik kimlik üzerinden bir kimlik oluşturursak, herkesi kucaklayamayız. Türk bayrağı tabirine karşıyım. Ama karşı oluşumun bir gerekçesi var. Ay yıldızlı bayrak, Türk bayrağı değildir, orijinal adı İslam bayrağıdır. İstiklal bayrağıdır. İslam bayrağı olduğu için herkesin o bayrakta hakkı vardır. Zaten kelime-i şehadeti temsil ediyor. Hilal; la ilahe illallah, yıldızı da; Muhammeden Resulullah’a denk gelir. Herkesin payı var, herkes o bayrağın altında gölgelenmek ister. Bu bizi Türk emperyalisti yapmıyor. Bunu fark edersek, Avrupa’nın da açmazı var, ulusalcılığın, ırkçılığın bedelini çok ağır ödediler. Bundan ders alıp, görünüşte sınırları olan ama aslında sınırların serbest olduğu Avrupa Birliği oluşturdular. İslam dünyasının temelinde ırkçılık karşıtlığı var, bunu yapmasına izin vermiyorlar.

“SUFİZM, ABD’NİN KONTROLÜNDEKİ YENİ BİR DİN”

İçeriksiz İslam, İslamsız içerik üretimi de devrede. Türkiye’nin saldırı altında olduğu bu kolu biraz açar mısınız? İslam’ın içeriği ile İslam’ın etiketi birbirinden ayrıldı. Bunların İslam dedikleri şey, terör, kabalık, sığlık olan İslam. Amerika’nın teyit ettiği, promosyonunu yaptığı İslam, Vahabiliktir. Şekilci, sığdır. Müslüman onlardır. Derinliği olan Müslümanlara yeni bir isim buldular, “Sufi” dediler. Sufizm, onların kontrolünde yeni bir din haline geldi. Bu İslamsız içerik. Sufizm mi, İslam mı diye makaleler var. Önce Sufizmi, İslamın yanına koyuyorlardı, şimdi yerine koyuyorlar. Sufizm iyi hoş ama İslam tu kaka. İslam’a ait içeriği Sufizm diye paketledi. İslam’ın etiketini de Talibanlara, El Kaidelere, DEAŞ’a verdi. İngilizce Wikipedia’da Mevlana’nın adı, Rumi’dir. Ya Türk şair, ya Farisi şair der, ya da Sufi şair der. Ama “Müslüman bilge” demez. Usame Bin Laden yazdığında, Usame’nin önünde “An Muslim terörist” vardır. Terörist ise Müslümandır, bilge ve şairse Sufidir. Usame Bin Ladin içeriksiz İslam’ı temsil ediyor, Rumi de İslam’sız içeriği temsil ediyor. Rumi diyerek Sufizme paketliyor. Maşallah buna biz de yerli olarak hizmet ediyoruz. Sufiler şöyle yapar, böyledir… Hayır onlar Sufi diye yapmadı ki bunu, mümin diye yaptı. Niye özne icat ediyorsun? Mesela itibarı olan Coca Cola’nın içine Adana şalgamı koyduk diyelim o markayla satıyoruz, bize Coca Cola dava açmaz mı, bu içeriksiz İslam. İçeriği de yani Coca Cola’nın kendisini de alıyoruz, şalgam şişesine koyuyoruz, bu da İslamsız içerik demektir. Aynısını yaptılar, İslam’ı DEAŞ ile Vahabilikle tanımladılar.

“15 TEMMUZ’UN İNSANİ TARAFINI İHMAL ETTİK”

ABD’nin bir oyunu da 15 Temmuz’du. Siz 15 Temmuz’un gül yüzlülerini de 250 adlı kitabınızda psikoterapistliğinizle yazarlığınızı buluşturarak yüz okuma denemeleri şeklinde yazdınız. Bu yüzleşmeden çekinenler için gerçek suçlular diyebilir miyiz? 15 Temmuz’un etkisinin azaldığını, suçluların yer değiştirmesi için algı yürütüldüğü, şehitlerimizle ardında kalanlar arasında bir senkronizasyon sorunu varmış gibi düşünüyor musunuz?

Bunları tartışmaya gerek yok. 15 Temmuz gecesi tankların karşısına yüreğiyle çıkmış insanlar üzerinden hiç bir tartışmanın anlamı yok. Her şey o gecede oldu bitti. Başka başka hesaplar o insanlara da, kendimize de hakarettir. Bu milletin böyle kahramanları var ve bütün dünyaya örnek oldular. Demokrasi dediğimiz şeye kanıyla, canıyla sahip çıkmak gibi bir destan var. Ama biz bunu ucuzlatmaya kalkıyoruz. Bu hesaplar tutmaz.15 Temmuz’daki bütün şehitlerin hayat hikayelerini anlatırken kendimi çok yalnız hissettim çünkü herkes onların fotoğrafını görüyor, bense hikayelerini biliyorum, annesi, evladıyla konuşmuşum “A, bu bizim Mahir”, göz göze gelince gidesim gelmiyor. O kitap yazılırken, Çengelköy’de dolaşıyorum, “Acaba şehitlerden biriyle hiç karşı karşıya geldim mi, acaba yemek yemiş olabilir miyim, taksisine bindim mi hiç?” Şimdi onlar dönse ararım onları diyorum. Onlara bir şey söyleme ihtiyacı hissettim, biraz da kendimi tedavi etmek içindi o. İyileştim. Her birinin fotoğrafını aldım ve “Bak Burak, bak Halil” diye yeni şeyler söyledim. 15 Temmuz’u hep F15’lerle, tanklarla anlatıyoruz, insani tarafını ihmal ettik. Eyüp Sultan’daki liselere 2 dönem ders verdim, 15 Temmuz’dan o kadar bıktırılmışlar ki, gına gelmiş. Onlara  “Evladım, bu sınıfa girdiğiniz gibi çıkmayacaksınız, bunu size garanti ederim” dedim. Onlara yaşıtları olan şehitleri anlattım. Uhud Kadir Keçiören’de: Anne ben sağlık eğitimi aldım, eğer yaralılara yardım etmezsem ömür boyu bu utanç içinde yaşarım diyerek annesinden izin alarak çıkıyor, şehit oluyor. 18 yaşında. Bu sorumluluğu 18 yaşındaki delikanlının, genç kızın duyması lazım. Ayakkabılarını giymeyi unutuyorlar, bu ağır hissi duymaları gerekiyor, bunu duyunca 15 Temmuz’u anlıyor, özdeşlik kurabiliyor. Benim bildiğimi bilseniz hiç 15 Temmuz tartışması yapmazsınız.

“ŞEHİTLERE BORÇLANDIM”

Belki de 15 Temmuz’u tartışmaya açanları, kontrollü darbe diyenleri belki de bu yüzleşmeye davet etmek lazım. Hastalığınız neydi de iyileştiniz peki? Borçlandım onlara. Onlar hayattayken mutlaka karşılaşmışımdır, onlara bir şey demem lazımdı, borçlu hissettim, içimden bir şey dökmem lazımdı.

 “İki yakası var İstanbul’un. İki yakası var aşkın.” İki yakası bir araya gelir mi İstanbul’un, bütün dünyanın hayali onu tekrar Konstantinopolis yapmak, herkes yönetmeye talip. Seçim sürecinde en çok yaralanan şehrimiz olarak, yaraları nasıl kapanır sizce? Bu konuda hiç fikrim yok. Seçimi bekliyoruz. Benim kanaatim şike olduğu yönünde. Hatta ben kendim aradım yetkilileri, “Ben sandık görevlisi olmak istiyorum” dedim. Dışarıda dedikodusunu yapacağımıza sorumluluğu üzerime aldım, 23 Haziran’da bir günümü vereyim, sandıkta mesai yapayım, dedim. Bunu özellikle sorumluluk hisseden biri olarak aktivist olmak adına yaptım, teklifimi verdim. Bunu yaparsak şikayetimiz olmaz, elimizi taşın altına koyarız.

 “CAMİ İNŞASI KADAR CEMAAT İNŞASI DA GEREKLİ”

İstanbul’un Çamlıca Tepesi’nde bazen asude, bazen dar vakitlerde yazdığınız bir kitabınız var, “Tanrı Sana Küsmedi”. Çamlıca Cami’nin üzerinden yürütülen spekülasyonlar var, sizin dünya gözünüz Çamlıca Cami’yi nasıl görüyor?

Bence gayet güzel yakıştı. Ben de başlarda acaba diyordum. Ama gidip görünce fikrim değişti. Çok önemli bir eser. Yüzyıllar sonrasına kalabilecek kıymetli bir eser. Bu kadar estetik yoksunu caminin yapıldığı yerde bir medeniyet projesi olarak Büyük Çamlıca Cami manifestodur. Biz gittiğimiz zaman, “Aaa, Sultanahmet’i buraya getirmişler” dedik, hoşumuza gitti. Güzel, ona laf yok, Allah kabul etsin. Ama bir yanımda şunu söylüyor, cami inşaatı kadar cemaati inşa etmemiz lazım. İnsan inşasında da gayretli olmamız lazım.

“AYETE MUKABELE VERİYORUM”

Sanıyorum siz bu yolda şiirlere de sarılıyorsunuz. Yani insan inşasında. Şiirleriniz neden "39/53 gibi rakamlarla başlıyor, sanki orada ayetlere bir atıf var, alıntı var? 39/53, 39.Süre’nin 53.Ayeti’dir. Zümer Süresi’nin 53.Ayeti: Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin ey günaha dalmış kullarım benim, diye ayete mukabele vermeye çalışıyorum. Bu ayet benim ümidim, sevdiğim bir insan gibi canlı diri. Ara sıra ona konuşuyorum. O da bana, ben de ona konuşuyorum. Mukabele diye bir çalışma da yaptım. Mukabele, anlama anlamakla karşılık vermektir. Okunanın lafzını tekrarlamak değildir. Biz mukabeleyi yanlış biliyoruz.

Cennet bir günü de, cehennemde bir günü de yazdınız, İslam’a yaklaştırmak için insanları cennette bir güne mi, cehennemde bir güne mi götürmek lazım? Cehennemde bir gün adının korkunçluğuna rağmen, cehennemin nasıl hak edildiğini gösteriyor. Sonu cennete varan bir anlatı. Cennette bir gün kadar müjdeli. Neden cehennem hak edilirin çözümlemesi. Bir nevi cehennem ateşinden kaçınma kitabı.

“İÇMEDEN SARHOŞ OLMAK VAR”

Hamr diye tarif ediyorsunuz sarhoşluğunuzu… Şiirler mi sarhoş ediyor sizi? “Kendinde olmayış, sana kendiliğinden gelmedi. Onu sen çağırdın.”  Yani sarhoşluğundan sen sorumlusun, sarhoşken yaptıklarından da… da diyorsunuz. Sarhoşluk çok sık kullandığınız metaforlardan.

Sarhoş başı hoş demektir. Ser baş demek, hoş hoş demek malum. Mevlana su kenarındaki ağaçları sarhoş diye tarif eder. Çünkü yeşildir başları hoştur, serhoş onlardır. Hamr albümünde de, sadece içki içerek sarhoş olmuyoruz, hatta bu sarhoşluğun ayıklığı var, içmeden sarhoş olmak var, dünyanın sarhoşluğu var, aklımızla bedenimiz arasına giren perdeye biz sarhoşluk diyoruz. Bundan ayıkmamız daha zor. Geçen sunucu arkadaşımı zor durumda bıraktım, bazı dış merkezlerde hava durumu dedi; Mekke açık 24, Kudüs açık 27 dedi, dış merkez mi Kudüs ya dedim, sarhoşluk bu. Ya da “Bir mümin hayatını kaybetti” diyor, ne demek hayatını kaybetmek ya, nasıl hayat kaybedilir, sarhoşluk bu. “Ölenler arasında Müslüman çocuk” diyor, ne demek yahu çocuk Müslüman değil miydi? Sarhoşluk bu.

“YOUTUBE KANALI KURDUM”

Avrupa Birliği vs ama bizde de Ramazan’da ağır birliği olur inşallah diyorsunuz, bundan sonraki çalışmalarınız ne yönde olacak? Ramazanı seviyoruz, gelsin, gitsin özletsin kendini, bayram edelim. Televizyonda ramazan programı yapmıyorum ama 13 Mayıs Pazartesi YouTube kanalımız kurduk. Orada yapıyor olacağım. Dervişin Yolu dizisi başlattık.

Bu haber 14 kez okundu
  UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Toplam (0) adet yorum eklenmiştir.
Ekonomi
Taban Fiyatın Altında Yaş Çay Alınmaması Gerekir
Artvin, Rize, Trabzon Ziraat Odası Başkanları 2019 yılı yaş çay sezonunda yaşanan özel sektör uygulamalarına tepki gösterdi. Konuyla ilgili Rize Ziraat Odası Başkanı Nevzat Paliç Artvin, Rize, Trabzon Ziraat Odası Başkanları ile birlikte bir açıklama yaptı
Yorum : 0
Magazin
Vali Çeber, Çay Hasadı Yaptı
Vali Kemal Çeber, Çaykur Ziraat Çay Bahçesinde çay hasadı yaptı.
Yorum : 0
Magazin
Makine Mühendisleri İftarda Plaketlerini Aldılar
Makine Mühendisleri Odası Rize İl Temsilciliğinin her yıl geleneksel olarak düzenlemekte olduğu ramazan iftarlarına üyeler ve davetliler yoğun ilgi gösterdiler.
Yorum : 0
Eğitim
RTEܒ nün 5 Yıllık Proje Karnesi
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) üniversitelerin 2014-2018 yılları arasını kapsayan beş yıllık proje karnesini yayınladı.
Yorum : 0
Magazin
Kendirli Belediyesinin Gönül Sofrası İftarına Yoğun İlgi
Kendirli Belediye Başkanı Alaettin Serdar tarafından her ramazan ayında düzenlenen geleneksel iftar yemeği daveti programı bu yılda yoğun ilgi gördü.
Yorum : 0
Magazin
Gençler İftar ’da Buluştu
Rize Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü Rize Gençlik Merkezi koordinesinde gerçekleşen Gençlik İftarı programı Rize Gençlik Merkezi Bahçesinde gerçekleştirildi.
Yorum : 0
Taraftarın Desteğini Bekliyoruz 22 Mayıs 2019 Çarşamba 23:31:00
KUZU HÜSEYİN: HÜSEYİN HEMŞİNLİOĞLU 22 Mayıs 2019 Çarşamba 02:19:00
Taraftarımız Sakın Olmalıdır 22 Mayıs 2019 Çarşamba 01:35:00
Öz Gıda pazarlıklara başladı 22 Mayıs 2019 Çarşamba 01:33:00
Son Maçımızı Kazanmak İstiyoruz 22 Mayıs 2019 Çarşamba 01:30:00
GÜNÜN YAZARLARİ
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
 Vatanın Birliği İktidar Olmaktan Daha Önemlidir
MHP Rize İl Başkanı özel açıklamalar yaptı
 Rize Genç MÜSİAD ailesi iftarda buluştu
Rize Genç MÜSİAD üyeleri her ramazan geleneksel olarak düzenlediği iftar programı ile bu yıl da ailelerin katılımıyla bir araya geldi.
 TÜSİAD Toplantısına Damga Vuran 31 Mart Sözleri
TÜSİAD 2019 YİK toplantısında konuşan Başkan Tuncay Özilhan, "31 Mart seçimleri her şeyden önce ülkemiz için önemli bir demokrasi sınavı oldu. Bu sınavda kimin ne not aldığını ileride tarih yazacaktır" dedi.
 Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı
SuperHaber röportaj editörü Hülya Okur, doktor, yazar, şair Senai Demirci ile manevi hayatın sosyal ve siyasal yaşamla kesiştiği noktaları, tarihten gelen tartışmaları, güncel gelişmeleri konuştu. Demirci İslam`a bakışı, hayatı anlayışı, siyaset alanından beklentileri, güncel gelişmelerin sosyal yaşamdaki etkilerine ilişkin çok önemli değerlendirmelerde bulundu. Bunlardan biri de Ayasofya ile ilgiliydi... Demirci, "Ayasofya`yı Müslümanlar yaptı" diyerek yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.
FOTO GALERİ
İzlenme 3737
İzlenme 8391
İzlenme 6019
İzlenme 6789
VİDEO GALERİ
İzlenme 5856
İzlenme 6077
UZMAN GÖRÜŞÜ
Rizehaber.Org sadece internet üzerinden yayin yapmaktadir. Tüm Haklari Sakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım : Rizedeyiz.Com © 2008 | Yazılım : Rizedeyiz Bilgi İşlem - Pazar Gazetesi - 10 Mart Gazetesi