RİZE'DE KÖYLERİMİZİ KATLETMEYELİM

18 Mayıs 2020 Pazartesi 11:19 tarihinde yayınlandı 85 defa okundu
Adnan ONAY Tüm Yazıları

Yöre insanları da “kendi çayımızı kendimiz işleyeceğiz, çoluk çocuğumuz bu fabrikalarda çalışacak” denilerek kurulan bu fabrikalara ortak olmak istedi ve  bu işlere öncülük eden itibarlı! kişilerin peşine takıldı. Ellerinde, avuçlarında ne varsa toparlayıp bu kişilere verdiler ve bölgelerindeki fabrikalara ortak oldular. Sonra da çaylarını ortak oldukları, kendilerinin sandıkları bu fabrikalara verdiler. Kimilerin çocukları da burada çalışmaya başladı.

 

Fabrikaların çıkardığı sesler, bacalarından çıkan zehirli, simsiyah tozlar, dumanlar, fabrikalara girip çıkan araçların sesleri, çalışanların giriş çıkışlarda oluşturduğu yoğunluk hep “bizim fabrika” etiketi altında görmemezlikten gelindi ve 
yöre halkı her tür olumsuzluğu bağrına bastı.

 

Bu fabrikalara ortaklığa sıcak bakmayan, hatta bu fabrikaların doğuracağı olumsuzlukları tahmin edip, bunların köylerinde yapılmasına karşı çıkan üç beş kişiye ise kem gözle bakıldı, bunlar “köylerine yatırım istemeyen, yatırım düşmanları” olarak görüldüler.

 

Başlangıçta köylünün gözünde bu çok ortaklı fabrikalar çoğunlukla şirin görünmekteydi. İnsanlar çaylarını Çaykur yerine kendi fabrikalarına veriyor, köyden insanlar burada çalışıp maaşlarını alıyor, üstelik de o yöredeki birçok kişi kendini bir nevi fabrika sahibi görüyordu.
 

Ancak zaman ilerledikçe, kötü ve hilekar yönetimlerin yanı sıra kuru çay piyasasında işler bozulup, çay satışlarından elden edilen kâr ortadan kalkıp, halktan toplanan eldeki sermaye tükenince işler sarpa sarmaya başladı. Tek çare, elinde avucunda olanı bu fabrikalara vermiş olan insanlardan yeniden para toplamaktan geçince sermaye artırımına gidildi. Bu yolla elde edilenlerle bir müddet daha gidildi. Ancak, artık öyle bir noktaya gelindi ki, paralarını bu dipsiz kuyuya, fabrikalara veren yöre halkı, ortak oldukları bu fabrikalardan verdikleri çayın paralarını, orada çalışan yöre halkı da maaşlarını alamaz hale geldi.
 

Bu noktaya gelinceye kadar yörelerinde fabrika kurmaya öncü olup, sonra da bu fabrikaların idarecileri konumunda olan bazı kişiler hakkında ise dedikodular da ayyuka çıktı. Bu kişilerin çeşitli entrikalarla fabrikaların içini boşaltıp kendilerine yatırıma dönüştürdükleri, paraları çarçur ettikleri dilden dile dolaşmaya başladı.
 

Üstüste sermaye artırımlarına dayanamayan bu küçük ortaklar artırıma katılamayınca bu kez devreye bu fabrikaları kurmaya öncü olup, yönetciliğini yapanlar girdi ve bir müddet sonra bu kişiler sermaye artışları sonucunda o fabrikaların sahipleri oldular. 
 

Böylece yöre halkı yıllarca çalışıp biriktirdiğini bu sayede elinden çıkarıp, art niyetli bazı kişilerin fabrika sahibi olmalarının önünü açtı. Bazıları ele geçirdiği fabrikaları başkalarına satıp, cebini doldurdu, başka yatırımlara yöneldi.

 

Fabrikaları elinde tutan bu tip art niyetli  kişiler şimdilerde üreticinin çaresizliği üzerinden para kazanmayı sürdürüyorlar. Satın aldıkları çayın parasını ya hiç ödemiyor, ya çok uzun vadeye sarkıtıyor, ya da yüksek fiyatla kuru çay olarak ödemeye mahkum ediyor.

 

Peki, bu ortaklıklardan geriye ne kaldı diyorsanız bunun cevabı şu; O güzelim köylerimiz yaz aylarında kömür, mazot, çöp, gürültü, yabancı işçiler, simsiyah çöp,baca dumanları vs gibi yöreyi mahveden şeylerin esiri oldu.

 

Şimdilerde hangi köye giderseniz gidin orada köyün bağrına hançer gibi saplanmış,bu fabrikaların olumsuzluklarıyla karşı karşıya kalırsınız.

 

Bunların etrafa yaydığı her tür kirliliğe dur diyen yok. Birçoğunun bacalarında doğru dürüst filitre bile yok.

 

Artık yöre halkı bu duruma katlanmak durumunda. Zira iş işten geçti.

 

Bütün bunlar neden yaşandı ve bu duruma neden gelindi diye düşündüğümüzde, bunun ana nedenini ileriyi görememek, Allah’ın bahşettiği o doğayı korumak için özen göstermemek olarak değerlendirmek mümkün.

 

Bu kötü örneklere eklenen bir başka şey ise gelişigüzel izin verilen Hes’ler. Elbet ülkemizin tüm kaynaklarından yararlanmalıyız. Ancak bunu yaparken doğayı yok etmemeliyiz. Önceliğimiz bu olmalı. Bir havzada ard arda dizilmiş onlarca Hes sadece dereleri kurutmaya yarar, yapana da yaramaz. Zira o Hes’lerin bir çoğu elektrik üretecek suyu tedarik edemeyecektir. Yine bazılarının parası havaya uçmuş olacak ve yine olan yöre halkımıza olacaktır.

 

Şimdilerde de şehirleri dışa açmak adına köylerin, hatta yaylaların bağrına hançerler saplanmak isteniyor. Buralara uzanan tünellerle, geniş yollarla  şehrin kalabalıkları buralara taşınmak isteniyor.

 

Oysa yapılması gereken şey, o yörenin doğasını, sessizliğini, huzurunu bozmadan yöreye uygun ölçülerde yatırımları öne çıkarmaktır.
 

Aksi halde köylerimiz, yaylalarımız o yöre halkı için yaşanmaz hale gelir.

 

Unutmayalım ki; insan ne yapıyorsa kendi eliyle yapıyor.. sonrasında da ah vah ediyor..